Klasiklere göre, ekonomide konjonktürel dalgalanmalar olabilir ancak, bunlar geçicidir, ekonomi görünmez bir el tarafından dengeye getirilecektir. Klasik iktisatçıların görünmez el anlayışı, 1929'daki ekonomik buhrana çözüm önerileri getirememiş, bu kriz karşısında çaresiz kalmıştır.
Kriz dönemini yaşayan ve dönemin şartlarını iyi teşhis eden J.M. Keynes, sorunlara yeni çözüm önerileri getirmiştir. Keynes, klasiklerin aksine devletin ekonomiye müdahale etmesini savunmuş ve devletin ekonomide düzenleyici bir rol üstlenmesi gerektiğini belirtmiştir.
Keynes'in ortaya attığı fikirle devletlerin ekonomiye müdahalesi hızla genişlemiştir. Bu süreç sonunda ülke ekonomilerinde kamu kesiminin etkin bir rol oynadığı ve müdahaleci devlet anlayışının hâkim olduğu ve hatta devletin ekonomide iktisadi teşebbüsler kurarak bizzat yer aldığı görülmüştür.
Kamu iktisadi teşebbüsleri, devletin iktisadi hayata müdahalesi sonucu ortaya çıkan kuruluşlardır. İster gelişmiş ister az gelişmiş olsun halen pek çok ülkede yaygın şekilde görülen bu kuruluşlar, özellikle 20. yüzyılda büyük önem kazanmışlardır.
Birinci Dünya Savaşı, 1929-1930 Dünya İktisadi Krizi, İkinci Dünya Savaşı ve çeşitli dönemlerde meydana gelen sorunlar devletin ekonomiye müdahale sınırlarını genişletmiş hatta devletler ekonomide doğrudan doğruya aktif bir rol oynamak gereğini duymuşlardır. Böylece temeli fizyokratlar tarafından atılan (Karışma, dünya kendi başının çaresine bakar)
ve daha sonra A.Smith tarafından geliştirilen liberal ekonomi düzeninden (bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler) önemli sapmalarda meydana gelmiştir.
Devletin ekonomiye müdahalesinin ne kadar olması gerektiği geçmişte olduğu gibi günümüzde de tartışılan önemli hususlardandır. Her ne kadar Keynes'le birlikte gerektiğinde devletlerin ekonomiye müdahale etmeleri uygun görülse de çağdaş demokrasinin yaşandığı ülkelerde devlet mümkün olduğunca ekonominin dışındadır. Ekonomik yönden özgür olan ülkelerin diğer ülkelere göre daha müreffehtir.
Mal ve hizmetlerin talebini arz ve talep belirler. Buna karşın fiyatlarda iş çevrelerinin neler üretmesi gerektiğini belirler; eğer halk bir malı ekonominin ürettiğinden daha çok miktarda almak isterse o malın fiyatı yükselir. Bu durum diğer şirketlerin dikkatini çeker ve onlarda kâr sağlamak için o malı daha fazla üretmeye başlarlar.
Buna karşılık halk bu malı daha az miktarda almak isterse fiyatlar düşer ve rekabete dayanamayan üreticiler ya işlerine son verir ya da başka mallara yönelirler. Bu sisteme serbest piyasa ekonomisi denir.
Devlet, yargı, özel okul ve eğitim merkezlerin olması yanında eğitim, savunma-güvenlik ve yine özel hastanelerin olması yanında sağlık sektörlerinden birinci derecede sorumlu olmalıdır. Yine iletişim, ulaşım gibi sektörlerde de bulunmalıdır.
Ayrıca fiyat sisteminin iyi yürümediği durumlarda hükümet gerekli düzenlemeleri yapmak amacı ile düzenlemelerde bulunabilmelidir.
İstikrar ve büyüme, doğrudan hizmet,doğrudan yardım, fakirlik ve eşitsizlikle mücadele,KOBİ'lere destek devletin görevleri arasında olmalıdır.
Halk dilinde yer alan ''devletin malı deniz, yemeyen domuz'' sözü devletin ekonomiye müdahalesi arttıkça doğrulanmaktadır. Yolsuzluk artmakta, bürokrasi rüşveti, adam kayırmacılığı ve siyasi yozlaşmayı getirmektedir. Kendi parasını değil halkın parasını harcayan politikacı-bürokrat gerekli titizliği göstermemektedir. KİT'ler siyasi partilerin arka bahçeleri durumuna gelmektedir.
''Devletin küçülmesi'' kavramı devletin ''etkisizleştirilmesi'' olarak algılanmamalı devlet harcamalarına sınır getirmek ve devlet harcamalarının en uygun biçimde yapılması demektir.
Özelleştirme sürecinde amaç, piyasa kurallarına göre işlemesi mümkün olan alanlarda, devlet mülkiyetindeki ekonomik birimlerin mülkiyetinin özel sektöre devredilerek, rekabet kuralları altında, piyasa kurallarına göre çalışan birimler dönüştürülmesidir.
Piyasa şartlarının oluştuğu ülkelerde devletlerin yukarıda belirtilen alanlar dışındaki diğer üretim ve hizmet alanlarından çekilmesi uygun olacaktır.Her ne kadar sosyal devlet olma hasebi ile bir kısım fiyat belirlemelerinde ve zarar eden kurumların kapatılması hususlarında sorunlar yaşanabilecekse de ''Paul'a ödemek için Peter'den çal.'' anlayışının artık geçerliliği de kalmamıştır.
Çağdaş devletler gelirlerini teşekkül işleterek, hizmet satarak sağlamazlar. Onlar gelirlerini bütün vatandaşlarına en önemli görev diye öğrettikleri ve vatandaşlık bağının temeli olarak kabul ettikleri vergilerle sağlarlar.