Ona uyguladığınız bir kuvvetle de durdurabilirsiniz. Sonra da altına birkaç taş sıkıştırıp yerine sağlamlaştırmak çok zor olmasa gerek. Peki ya o taş hızını iyice almışsa ve o hızla da en azından bir iki yüzyıldır düşüyorsa durdurmak için el atar mısınız? Veya el atmanız ne kadar işe yarar, ezilmenizden başka.
17. yüzyılda Türkiye'yi gezen bir Avrupalı seyyah şaşkınlığını kâğıtlara şöyle yansıtmaktadır:
''Savaş meydanlarının bu heybetli, naraları, pos bıyıklar ve darbeleri ile korkunç milleti evine döndüğünde süt dökmüş kedi gibi uysal oluyor. Sokaklarında biz de olduğu gibi kavga, gürültü, sarhoş naraları yok.'' Yine başka bir Avrupalı:
''Türkler evlerinin cumbalarında çiçek yetiştirirler. Her çiçeğin de bir anlamı vardır. Mesela çiçek sarı renkli ise bu evde hasta vardır, sesini yükseltme; çiçek kırmızı ise evde genç kız var, ağzını bozma anlamına gelir. Ve Türkler buna göre davranırlar.'' Kurt helvasını bilir misiniz? Issız yollarda, geçit yolları üzerindeki ağaçlara kurt helvası denilen özel bir helva yapılıp asılırdı. Kurt saldırısına uğrayan ve can havli ile kendilerini bu ağaçlara atanlar ağaç dallarındaki bu helvaları kurtlara atarlardı. Çok azı bile karın tokluğu veren bu helva ile doyan kurtlar çekilip giderlerdi. Bu işle uğraşan vakıflar vardı. Hayvanlar için kurulan vakıfları burada saymıyorum. Bunlar tarihimizdeki binlerce örnekten bir kaçı. Ne duygulu, ne narin ve de zalime karşı ne cesur bir millettik biz.
Tarihe takılıp kalmak, biz şöyle idik, biz böyle idik anlayışı ile hareket etmek bugün ve gelecek adına fazla bir şey yapmamaktır. Doğru, ama nereden nereye gelindiğini anlamanın da başka yolu yok.
''Ne olduk?'' sorusuna doğru cevap verebilmek için
''Ne idik?''sorusunun cevabını da bilmek gerekir.
Birbirlerine ve çevresine hiçbir saygısı olmayan, günü birlik yaşayan insanlar. Sokağını kirleten, başkalarını aldatmayı erdem sayan, en kutsalımız olarak kabul ettiğimiz analarımıza, bacılarımıza, dinimize, imanımıza yönelttiği en garız küfürleri ağzından hiç düşürmeyen yitik insanlar güruhu. En okumuşundan en cahiline kadar, menfaatçilik ve köşe dönücülüğün mabutlaştırıldığı, ''Cebindeki para kadar insansın!'' zihniyeti. Önü alınamaz tensel arzuların peşinde ömür harcayan gafiller, vatan bölmeyi erdem sanan hainler, üste başa, kılığa kıyafete takılıp kalıp da akla ve yüreğe inemeyen acizler hep burada değil mi? Her taraftan hakkım yenildi feryatları, peki hakkı yenilen, zulüm gören belli de hak yiyen zalim nerede? O belli değil, çünkü bu büyük zulüm pastasının hepimiz bir köşesinden yiyoruz. Kimi az, kimi çok ama hepimiz aynı işi yapıyoruz. Ben yapmıyorum, haksızlık ediyorsunuz diyenler de sessiz bir kabullenişi yaşadıkları ve namussuzlar kadar cesur olamadıkları için zalimler. Ve pastanın bir kısmını da onlar yiyorlar ama yemedik diyorlar. Hepsi bu.
Amiyane tabirle
''Ne olacak bu memleketin hali?'' veya
''Binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete!''teraneleri....
Eskilerden bir üstat
''Amerikan doları bu yaraya kâr olmaz'' diye haykırıyor. Çok çok eskilerden Roma'dan bir bilge ise insanlığı, Roma gibi büyük bir medeniyeti perişan eden bir tehdit için uyarıyor:
''Milletler parasızlıktan değil, ahlaksızlıktan çökerler''Evet, taş yerinden çıkmış bir kere, el atan altında kalacak gibi. Ümitsizlik varlık sebebimize ters durur. Peki, ne yapmak lazım?
Napolyon orduları hızla ilerlemektedir. Alman ordusu perişan olmuş geri çekilmeye çalışmaktadır. Bir geçide gelindiğinde ordu komutanı seslenir '' Bana bu geçidi tutarak geri çekilmemizi kolaylaştıracak yirmi gönüllü lazım. Ama bilmelidirler ki bu işin sonu ölümdür!'' Bir yüzbaşı ve on dokuz er gönüllü olur. Geçide giren Fransız ordusu ile çatışma başlar, gönüllüler tek tek öldürülür. Bir Fransız komutan Alman gönüllülere seslenir. ''Teslim olun, Alman ordusu yok edildi. Almanya bitti. Pisipisine ölmeyin!'' Gönüllüler arasında tek sağ kalan Alman yüzbaşı etrafındaki ölü Alman askerleri arasından seslenir:
''Yanılıyorsun asker, ben varsam Almanya da var!''O zaman ben varsam Türkiye de var demekten başkası yakışmaz bize. Varsın taş, kafamızı patlatsın.
Zekeriya ABANOZOĞLU