EĞİTİME BAKIŞ
Eğitimci Yazar
Gül kokusu16 Kasım 2006 PerşembeŞeyh Sadi bir eserinde şöyle diyor. Bir gün şehir hamamına gitmiştim. Yıkanırken başıma sürdüğüm kilden güzel kokular saçılıyordu. Doğrusu şaşırdım. Kile hitap ederek ”sen bayağı bir toprak parçasısın. Nasıl oluyor da böyle güzel kokuyorsun” dedim. Kil şöyle cevap verdi.”Ben basit bir toprak parçasıyım. Lakin üzerimde bir zamanlar gül bitmişti” Eskiden her evde çiçek yetiştirilirdi. Sarı, mor, pembe, kırmızı… Bütün Türk evlerinde pencere kenarlarında ilgi ve titizliğin numuneleri olan çiçekleri görmek pek mümkündü. Hatta bu yıllarla ilgili olan pek çok roman, tiyatro ve filimde başlarına saksı düşen kişilerden sık sık bahsedildiğini biliyoruz. Muhtemelen “başına saksı düşmek” deyimi de buradan gelmektedir. Zamanla evlerin balkon demirlerinde çiçek yetiştirmek için yerler yapıldığını görüyoruz. Günümüzde bu adet de kalktı. Evin içinde veya iş yerinde sağa sola konan cansız-yapma çiçekler buhranlı ruhumuzun tezahürü olarak evleri süsler oldu. Şekilciliğimizin tezahürü bunlar. İçe değil, dışa bakma olayı. Sahte – suni çiçekler, odun ve plastik yığınları, hem evlerimizde hem ekranlarımızda! Oysa eskiden cam kenarlarındaki bu çiçeklerin farklı bir anlamı daha vardı. Sarı renkte bir çiçek, bu evde hasta var. Sessizce geç. Hatta ziyaret edersen daha iyi olur anlamına gelirdi. Kırmızı renkte çiçek ise bu evde genç kız var sakın ağzını bozma, fazla da bu tarafa bakma; yoluna git derdi. Herkes de ona göre davranırdı. Yani çiçeklerle konuşur, çiçeklerle anlaşırdık. Çiçek gibi bir millettik vesselam… Geçmişe takılıp kalmak elbette ki, çok sağlıklı bir halet - i ruhiye değildir. Çünkü bir âlimin dediği gibi “Eski hal muhal(imkânsız), ya yeni hal ya izmihlal(çöküş)” Ama bütün bu savrulmuşluk ve başkalaşım içinde bazen burnumuza gelen şu gül kokusu yok mu? Yakıp kavuruyor. Bana ne oluyorsa hep o yapıyor. |
DİĞER YAZILARI
|
demetmolla
metehan
oflimustafa
rabdik
lutfiye