KÖŞE YAZISI

EĞİTİME BAKIŞ
Eğitimci Yazar

Şu dört mevsim hikayesi...

06 Şubat 2007 Salı


Bazen çeşitli yerlerde insanlarla konuştuğumuzda hep şu sözlerle karşılaşırım. İşte ülkemiz aynı anda dört mevsimin hüküm sürdüğü, zirai anlamda kendi kendine yetebilen, maden yatakları bakımından oldukça zengin, hatta bir kısım petrol yatakları bazı yabancı güçler tarafından cıva dökülerek kapatılmış, stratejik bakımdan fevkalade önemli bir mevkide vesaire vasaire…

Aslında biliyor musunuz bunlar bizim biraz ninnilerimiz oluyor. Hele bazı kulaklar bu ninnilere o kadar alışmışlardır ki farklı bir şey söylesen vatan haini olmak işten bile değil.

Aynı anda dört mevsimin yaşanması sadece bizim ülkemize mahsus tanrı vergisi bir şey değil ki. Orta kuşakta bulunan bütün ülkelerde görülen bir durum. Hele İspanya, Fransa gibi ülkelerde ayrıca okyanus havası da etkindir. Hem aynı anda bu kadar mevsimin faydası ne ki? Sanki Trabzon’a kar yağdığında Antalya’ya mı göçüyoruz. Dışarıda haftalarca süren yağmurlar var, havalar berbat, kara bulutlar üzerimize karabasan gibi çökmüş hava durumunu seyrediyorsun Ege güllük gülistanlık içinizden “Ah, kurban olayım ülkeme ne güzel bir yurdum var” mı diyorsunuz. Yoksa moraliniz daha da mı bozuluyor. Keyfiniz daha da mı kaçıyor.

Tarımsal anlamda yeterlilik bahsine gelince. Evet, kendi kendimize yettiğimizi en iyi 1940’ları yaşayan yaşlılarımız bilir. Fındık kabuklarını ve mısır koçanlarını öğütüp ekmek diye yendiği zamanlarda kendi kendine yeten bir ülkede yaşamanın gururunu yaşıyorlardı. Türkiye fiziki haritasına baktığımızda açığı ile koyusu ile hep kahverengi tonlar görürüz. Çünkü ülkemiz hep dağlık ve kahverengi bilindiği gibi yüksekliği ifade eder. Kıyılarımızda Çukurova. Çarşamba. Bafra gibi nehirlerin taşıdığı alüvyal toprakların deniz kenarına birikmesi sonucunda oluşmuş delta ovalarımızdan başka neyimiz var ki. Egede ve Güneydoğudaki birkaç düzlüğü de çıkar geride uçsuz bucaksın Anadolu bozkırı kalır. Ha, Etiyopya’ya bakıp şükretmek elbette iyidir. Ama kimse kimseyi kandırmasın.

Ülkemiz maalesef maden yönünden de fakir bir ülke. Her madenden var ülkemizde ama bir tanesinden adam gibi yok. Bor dışında, onunda ne olacağı belli değil. Şu anda Türkiye’ye katkısı yok gibi. Bu ülkede yedi bin yıldır maden kullanılıyor. Çoğu bitti veya bitmek üzere. Ekonomik değiller artık. Birde şu petrol hikayesi var. Komşularımızda var. Bizde niye yok. Yoksa vardı da mı kaçırttılar. Bir kere niye kaçırtsınlar anlamam. Sanki bizim petrolü de onlar işlemeyecek, yerli birkaç kokonatla birlikte servetlerine servet katmayacak, yiyip zıkkımlanmayacaklar mıydı. Ülkemizde halen petrol arama- işleme işlerini yabancı şirketler yapıyor. Bu konuda ne yetişmiş elamanımız ne de doğru dürüst bir alt yapımız var.

Coğrafi konum olarak gerçekten çok stratejik bir yerdeyiz. Ama şimdiye kadar bunun zarardan başka bir yanını göremedik. Kafkaslar, Balkanlar, Ortadoğu derken tam bir ataş çemberinin ortasındayız. Komşularımızla sürekli değişken ilişkilerimiz var. Dosttan çok düşmanlık var.
Sözün özü bu coğrafya bizi zengin etmedi, etmeyecek. Boşuna bu topraklardan olamayacağın ötesinde medet beklemeyelim. Bizim biricik zenginlik kaynağımız insanımızdır. Olmazı olur yapacak olan odur. Bu vatan dediğimiz mevhumun büyüklüğü vatan evladının büyüklüğünden asla fazla değildir. Toprağı kutsal sayıp, insanı ikinci sıraya almak haksız ve anlamsız bir yoldur. Yoksa “Ey toprak güzelliğin beş para etmezdi üzerinde Türk evladı olmasaydı”


DİĞER YAZILARI
Gösterim : 1.223
YORUMLAR (1)
sebahattin
(14 Şubat 2007 Çarşamba - 11:38)
Hocam son naktayı çok güzel ve yerinde koydun,arkadaşlar metni sonuna kadar okuyun,karamsarlığa kapılıp yarıda brakmayın,can damarı sonda.Eline sağlık hocam
Yorum Ekle ...  (üyelik gerektirmez)
| İletişim ve Künye | Sözleşme ve Telif | e-Reklam | Sitene Ekle |

© 2008 | Tüm Hakları Saklıdır
Tasarım ve Programlama : Murat Kumandaş