EĞİTİME BAKIŞ
Eğitimci Yazar
Ülkemizde ne oluyor veya paradigmalar savaşı10 Şubat 2008 Pazardemektir. Aydınlanma ile birlikte Avrupa’da köklü dönüşümler ortaya çıkmıştır. Pozitivist akıl ön plana alınırken dini düşünce zayıflamıştır. Özellikle ortaçağ Avrupa’sında insanlar üzerine mutlak hegemonya kuran, insan iradesini ve aklını yok sayan dini baskıcı düzen, aydınlanma ile birlikte sorgulanmaya başlanmış ve mevcut skolastik paradigma yıkılma sürecine girmiştir. Onun yerini akla ve bilime dayanan laiklik almıştır. Avrupa konjektüründe din adeta ölüme terk edilmiştir. Ve zamanla insanlık tarihindeki yerinin kaybolacağı kesin bir kabul görmüştür. Avrupa’da laisizmle birlikte ulus devlet anlayışı at başı gelişmiş diğer bir paradigmadır. Tek millet tek devlet anlayışı bütün imparatorlukların da sonunu getirmiş ulus devletler çağı başlamıştır. Sönmüş imparatorluk paradigmasının peşinden giden Enver Paşa Osmanlı devletini ölüme götürürken, yükselen paradigmayı kavrayan M. Kemal Paşa bitmiş bir imparatorluğun küllerinden Türkiye Cumhuriyetini ortaya çıkarmıştır. Avrupa’da 17. yüzyıldan itibaren vahşi kapitalizm ve bunun bir sonucu olan sömürü düzeni almış yürümüş en geçerli düşünceydi. Devletler ekonomiye hiçbir şekilde müdahale etmiyor, tam tersine kapitalistler devletleri istedikleri gibi yönlendiriyorlardı. Ekonomide tam bir liberalizm hakimdi. Adem SMİTH’in “bırakın yapsınlar bırakın geçsinler” sözü bu durumu en iyi açıklayan sözdür. Devlet sermaye ile işçi arasına hiçbir şekilde müdahil olmamış. Sosyal- sendikal mücadelenin tamamıyla dışında kalmıştır. 1923 yılında kurtuluş savaşından sonra düzenlenen İzmir İktisat Kongresinde alınan kararlar tam olarak bu liberalist düşünce eksenindeydi. Ancak 1930’lu yıllara gelindiğinde dünyada büyük bir ekonomik kriz ortaya çıkmış ve bundan sonra paradigmatik bir değişimle bütün dünyada devletler ekonominin içerisine girmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bizde de devletçilik ilkesi uygulamaya konulmuştur. Dünyada 1970’lerden sonra önemli paradigmatik dönüşümler yaşanmaya başlandı.17, ve 18. yüzyılın Aydınlanma dönemi ile ortaya çıkan “Akıl Çağı” sonucunda ortaya çıkan,salt aklın insanı huzur ve mutluluğa götüreceği paradigması sorunlar doğurmaya başladı. Bilimde tek gerçeklik olarak kabul edilen Nevtoncu bilimsel paradigma (pozitivist/akılcı) yerine post pozitivist paradigma geçti. Örneğin, Eintein’in “ Görelilik Kuramı” Heisenberg’in “Belirsizlik İlkesi” genel kabul görmüştür. Hiçbir inancı olmayan, bu dünyaya bir ot gibi gelip bir ot gibi gideceklerini düşünen insanlar daha mutlu olamadılar. 20. yüzyıl insanlığın en kanlı yüzyılı oldu. İnsanlık derin bir travma ile sarsıldı. Ademoğlunun maymundan doğduğu fikri bütün eğitim kurumlarını kapsadığı halde, bunu temel almayanların değil bilim yapmak insan bile olamayacaklarının söylenmesine rağmen bu paradigma iflas etti. Bütün dünya’da dinler canlanmaya başladı. Bilim kâhinleri yanıldılar. Dinler yeniden doğdular. Avrupa ve Amerika’da Hristiyan Muhafazakar partiler iktidara geldiler. Paradigma değişiyordur. Türkiye’de İslami çizgisi olan partiler oy patlaması yaptılar. İmparatorlukların yıkılıp ulus devletlerin ön plana çıktığından yukarıda bahsetmiştim. Ulus devlette alt kimliklerin üst kimlik içinde karışıp kaynaşacağı, üst kimlik içinde eriyip gidecekleri varsayılmıştı. Ancak 1980’lere gelindiğinde alt kimliklerin kendine ait özelliklerle birlikte var oldukları görüldü. Aslında bunların bu şekilde var olmaları dünyada ulus devletlere tehdit oluşturmadı. Bir zenginlik olarak algılandı ve kabul gördüler. Dünya gerekli paradigmal değişimi yaparak kaostan kurtuldu. Ancak bazı ülkelerde sorunu ideolojik boyutlara taşıyan örgütler ortaya çıktı ve kan aktı. Maalesef bizde fosilleşmiş ideolojisiyle ülkeyi bölmeye çalışan PKK ortaya çıktı. Olay terör boyutuna taşınınca silahlı mücadele kaçınılmaz oldu. Bununla birlikte çözüm insanların kendi kültürel değerlerini yaşatabileceği ve bunların bir tehdit değil bir zenginlik olarak algılanacağı bir yaklaşımla gelir. 1930’larda ortaya çıkan dünya ekonomik krizinin devletlerin ekonomiye müdahalesini doğurduğunu ve karma ekonomik sistemlerin ortaya çıktığına değinmiştik.1975 ortaya çıkan küresel bazda petrol krizi, kamu kurumlarındaki verimsizlik ve sorumsuzluk devletlerin küçülmesiyle değişime uğramıştır. Bu paradigmatik bir değişimdir. Devletler belli alanlar dışında ekonomiye müdahale etmemeye başladılar. Kamu kuruluşları da hızla özelleşti. Bizde de bu paradigmal değişimi gören ve rahmetli Turgut ÖZAL oldu ve süreç halen devam ediyor. Sonuç olarak dünyada mevcut paradigmalar yeni sorunlara çözüm bulamamaya başladığında bu sorunlara çözüm öneren yeni paradigmalar ortaya çıkmaktadır. Paradigmalar normal dönemde adeta din gibi sorgulanamazlar. Sisteme hâkim olan ve sistemden bir şekilde nemalanan gruplar paradigmal değişime şiddetle karşı çıkarlar. Bu durumun geçici olduğuna inanırlar. Bunların gösterdiği birkaç tipik davranış sorunu görmemezlikten gelme, sorunu önemsememe, sorunun ciddi olmadığını savunmadır. Toplum değişimin getireceği kaotik ortamla tehdit edilir ve gözü korkutulur. Yeni paradigma taraftarlarının söylemlerinin, yanlış, sapkın ve art niyetli tavır ve söylemler olduğu savunulur. Eski ideoloji ile değişimlere karşı konulur. Paradigmal değişimi gerçekleştiremeyen toplumları çok büyük zorluklar bekler. Paradigmaların en büyük düşmanları ise paradigmada aşırılığa gitmektir. Ben şahsen bu konuya merak sarıp araştırdıktan sonra Türkiye’deki mevcut ortamı anlama ve bu durumu bir kuramsallığa oturtma yönünden rahatladım. Ülkemizdeki aşikar veya gizli mücadele aslında bir paradigma savaşı. Bu savaşı şimdiye kadar hep değişimden yana olanlar kazandı. Yine öyle olacak. “Bu yazının hazırlanmsında :Thomas KUHN’un BİLİMSEL DEVRİMLERİN TARİHİ; Hasan ŞİMŞEK’in 21. Yüzyıl Eşiğinde Paradigmalar Savaş KAOSTAKİ TÜRKİYE adlı eserlerinden faydalanılmıştır." |
DİĞER YAZILARI
|
demetmolla (15 Şubat 2008 Cuma 17:46)
Yorum Ekle... (üyelik gerektirmez)