KÖŞE YAZISI

EĞİTİME BAKIŞ
Eğitimci Yazar

Yüreklerdeki patlama

03 Haziran 2006 Cumartesi


Eskilerin bir sözü var, bir kişiye kırk kere deli dersen delirir diye. Aslında çok doğru bir söz. Çocuğuna yalancı de yalancı olsun. Salak de salak olsun. Veya tam tersi, akıllı de akıllı, çalışkan de çalışkan olsun. İnsanları sen nasıl görürsen biraz da öyledirler. Sen ne anlarsın, sen ne bilirsin yaklaşımı ile terbiye edilen nesiller beceriksiz olup çıkarlar. Bazı istisnalar dışında bu değişmez bir yazgıdır.

Biz büyükler maalesef çocuklarımızla istenilen ölçüde ilgilenemiyoruz. Ne derslerinde ne de günlük hayatlarında karşılaştıkları meselelerin çözümünde katkılarımız son derece az. Kitap, defter üst baş aldık mı iş bitti sanıyoruz. Biz de haklıyız elbet, dünya o kadar zor ve hayat o kadar acımasız ki elimizi kolumuzu bağlıyor. Kendimden biliyorum sabahın sekizinde akşamın altısına kadar öyle bir hengâmenin içindeyim ki, eve geldiğimde ne çoluk ne de çocuk görecek hal kalıyor bende. Çocuklarımızla yeterince ilgilenemediğimiz kesin. Ama bütün bu ilgisizliğimizi veya yeterince ilgilenememe durumunu bir şekilde telafi edebiliriz. O da çocuklarımızı önemseyerek ve önemli biri muamelesi yaparak. Onlara ileride çok başarılı insanlar olacaklarını söyleyebiliriz. Ama önce çocuğumuzu iyi tanımamız lazım.

İnsanlar ağaçlar benzerler, kimisi çeşitli meyveler verir, kimisinin meyvesi yok tahtası değerlidir, kimisi kışlık odun ihtiyacımızı karşılar, kimisinin çiçeği harikadır. Çeşitte zenginlik vardır değil mi? Ve bizde çeşitleri artırmaya çalışırız. Bir ağacın ekonomik değeri çoktur diye veya başka sebeplerde sadece o ağacı yetiştirdiğimizde dünyanın anlamı kalır mı? Zaten bu da mümkün olmaz, çünkü her ağaç doğası gereği her yerde yetişmez. İnsanlarda öyle işte. Önce çocuğumuzun ne olduğunu anlayacağız. Elma ise armut yapmaya çalışmayacağız. Bizim bir parçamız olan yavrularımızın yeteneklerini ve yeterliliklerini anladıktan sonra onları başka bir şey olmak için zorlamak ne büyük bir haksızlıktır. Nar ağacına ayvadan aşı olmaz. Ve incir ağacından da kaşık olmaz.

Şimdi okullarımızda Gardner’”Çoklu Zekâ Teorimi” geçerlidir. Gardner’ a göre insanlarda sekiz zekâ var. Kimisi matematiğe, kimisi, sözele, kimisi, müziğe vb. eğilimli. Geçenlerde bir matematik öğretmeni ile birlikte internette matematiksel vurguların hâkim olduğu bir zekâ testine girdik. O dahi ben geri zekâlı çıktım. O matematik ben tarih öğretmeni şekil –uzay ilişkisi bana uzak, kavramları unutmuşum 15 saniyede cevap vermek zorundasın ne olduğunu anlamadan soru geçiyor ve sonunda ben geri zekâlı olup çıkıyorum. Aynı şeyi sözel alanda yapsak tersi olacak; arkadaş düşük zekâlı çıkacak. Şimdi bu ölçü mü. Çocuklarımızı olmaları mümkün olmayan alanlarda zorlayıp sonrada hakaretler yağdırmanın ne anlamı var. Hepimiz çocuk olduk. Bize yapılmasını istemediğimiz şeyleri şimdi yavrularımıza yapıyoruz. Öğrencinin biri karnesini babasına gösterir, tabi karne baştan aşağı zayıf dolu. Baba zayıfları görünce çıldırır, salak, aptal geri zekâlı nevinden en garız küfürleri ederek çocuğun üzerine yürür. Çocuk “dur baba, o karne benim değil senin, tavan arasında buldum.” der.

Sözün özü, çocuklarımızın kabiliyetlerini iyi tespit edip, ulaşabilecekleri hedefler doğrultusunda güzel sözlerle yüreklendireceğiz. İstanbul’un fethinin sırrı ne gemileri karadan yürütmek, ne de topların icadıdır. Fethin sırrı Fatih Sultan Mehmet’in psikolojisinde yatar. Herkesin bildiği bir hikâyedir. Babası II. Murat İstanbul’un kuşatması sürerken, oğlu Mehmet’i alarak Hacı Bayram Veliyi ziyarete gider. Ve ona sorar “İstanbul’un fethine müyesser olabilecek miyiz” Hacı Bayram Veli parmağı ile çocuk Mehmet’i işaret ederek “ Sana değil ama şu çocuğa nasip olur” der. Bundan sonra herkes Mehmet’e geleceğin Fatihi olarak bakar. Manisa'da şehzade iken Akka Sayda ve Beyrut kalelerinin küfrün eline geçtiğini duyup çok üzülen Mehmet; Hocası Akşemseddin’in şu sözleri ile heyecanlanacaktır. Üzülme beyim sen İstanbul’u fethedeceksin. Siz bunlara keramet deyin veya ne derseniz onu deyin ama ben müthiş bir motivasyon diyorum. Bu isteklendirme değil mi ki II. Mehmet’e “Ey İstanbul, ya sen beni alırsın ya ben seni” dedirten. Yoksa ne gemiler karadan yürürdü ne de şahi topları icat olup, patlardı. Önce yüreklerde patlama olmasaydı.


DİĞER YAZILARI
Gösterim : 750
YORUMLAR (3)
demetmolla
(17 Haziran 2006 Cumartesi - 13:08)
Zaten Gardner de her insanın doğuştan getirdiği bir ya da birkaç zeka türü olduğunu ifade eder.Önemli olan herkesin eğilimleri ve yetenekleri doğrultusunda yönlendirilmesi.
Bu arada yazılarınız çok güzel.Başarılar dilerim.
selim41
(10 Haziran 2006 Cumartesi - 14:18)
Düşüncelerinizde cok haklısınız.Çocuklarımıza gereken değeri vermeli, onlara sadece bilgi ve beceri değil aynı zamanda ahlaki değerle de kazandırmalıyız.Bu görev hem aileye hem de onları yetiştiren biz öğretmenlere düşmektedir.Geleceğimizin teminatı olan çocuklarımıza güveniyor yazınızdan dolayı da size teşekkür ediyorum.Sevgi ve saygılarımla...
bulutbey61
(04 Haziran 2006 Pazar - 08:47)
yazınızda çok haklısınız teşekkür ederim bizlerinde çocuklarakarşı dikkatli olmamız geregiyor malesef çocuk birşey anlatınca inanmadığımız zaman doğru dürüst yalan söylede inandırıcı olsun diyoruz başda yalana bizteşvik ediyoruz çocukları genellikle bizim karadenizliler çok kullanıyor bu kelimeyi DOĞRU TÜRÜST YALAN OLURMU bukonuda sıksık yazmanız dileğiyle ALLAHccEMANET OLUN
Yorum Ekle ...  (üyelik gerektirmez)
| İletişim ve Künye | Sözleşme ve Telif | e-Reklam | Sitene Ekle |

© 2008 | Tüm Hakları Saklıdır
Tasarım ve Programlama : Murat Kumandaş